Ali Ercan Özgür ile Yerel Kalkınma

09/07/2019
Rabia Sönmez & Beyza Karamollaoğlu

Derneğimizin Kurumsal İletişim Uzmanı Aliye Rabia Sönmez ve Derneğimizin Muhabiri Beyza Karamollaoğlu ile IDEMA kurucu ortağı Ali Ercan Özgür; yerel yönetimler, kalkınma, sürdürülebilirlik ve globale entegre olma konularında röportaj gerçekleştirdiler. Keyifli okumalar dileriz.

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans derecesi alan Ali Ercan Özgür, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Chevening Yüksek Lisans ve Alman Marshall Fonu bursiyeri olarak seçilmiştir. Yüksek lisans derecesini Birmingham Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Departmanı’nda “Yönetişim ve Kalkınma Yönetimi Bölümü’nden “Uluslararası Fon ve Yardımların Koordinasyonu ve Etkisi” konusunda hazırladığı tezi ile almıştır. Marmara Üniversitesi Mahalli İdareler ve Yerinden Yönetim Bölümü’nde “Yeni Bölgecilik Anlayışı ve Türkiye ve Avrupa’da Bölgesel Kalkınma Ajansları” üzerine doktora tezini 2013 yılında sunmuştur. TESEV tarafından yayınlanan “Yerel Yönetim Sistemleri: Türkiye, Fransa, İspanya, İtalya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti” kitabının, Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği tarafından yayınlanan İş Hayatında İnsan Hakları kitaplarının yazarlarındandır. Yerel Kalkınma, Sivil Toplum, Sürdürülebilirlik ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk alanında birçok makale ve konuşması bulunmaktadır. IDEMA (International Development Management – Uluslararası Kalkınma Yönetimi Derneği)’nın kurucu ortağıdır.

Beyza Karamollaoğlu: IDEMA’nın kuruluş sürecinden ve Habitat Derneği ile iş birliği kurma sürecinden biraz bahseder misiniz?

Ali Ercan Özgür: IDEMA 2011 yılında dört arkadaş ile kurulan ve bir sosyal girişimdir. Bu dört arkadaşın ortak özelliği yıllar önce, 2000-2005 yılları arasında, Habitat Derneğinde gönüllü olmaları. O dönemde Habitat’la beraber yerel kalkınma olgusuyla tanışmıştık. Sonrasında yurt dışında burslar alarak İngiltere, Hollanda’da kalkınma üzerine yüksek lisans yaptık. Tabii akademik olarak da bakış açımız değişti. Dönünce de hepimiz farklı özel sektör, sivil toplum kuruluşlarında projeler yaptık. Sonra da 2011 yılında bu alanın büyüyeceğini öngörerek AB Fonları, projeler, özel sektör ve sosyal sorumluluk, niteliksel ağırlıklı olan sosyo-ekonomik kalkınma raporları, girişim raporu, fizibilite raporları vs. bu alanda hizmet verecek, kalkınma projeleri ağırlıklı hizmet sunacak bir şirket yapısının potansiyeli olduğunu öngördük. Buna göre yapıyı kurduk ve yıllar içerisinde büyüdük. Sonra aşağıda gördüğünüz bir inovasyon merkezini oluşturduk. İhtiyaç Haritası, Habitat Derneği, DigiGuardians Şirketi olarak bunu oluşturduk diyelim.

Aliye Rabia Sönmez: Türkiye dijital devrime/dönüşüme hazır mı?

Ali Ercan Özgür: Bence hazır. Türkiye’nin çok iyi yetişmiş mühendisi, doktoru ve özellikle fen bilimlerinde ciddi bir çalışmaları var. Savunma sanayisi Türkiye’de her zaman önde. Genç nüfus potansiyeli çok yüksek. Hızla adapte olan dünyaya, teknoloji üreten bir potansiyelimiz var. İller bazında yerel kalkınma, üniversiteler ve teknokentler ile birlikte bu bilgi birikimi yavaş yavaş olur. Sonuç olarak bunlar bir yıl ya da beş yılda olan şeyler değil. Türkiye’nin kalkınma serüveni çok uzun. Yüzyıllardır sürüyor. Bu coğrafyada bunu yapabiliyor olmak da kolay değil fakat iyi yetişmiş insan kaynağı, eğitimin sürekli hâle getirilmesi, her kentte erişim, yenilikçi düşünceye yatırım… Türkiye bu açıdan iyi bir potansiyele sahip. Bunu Meksika, Güney Afrika ve Türkiye gibi belirli yapıların olduğu Brezilya gibi ülkeler içerisinde Türkiye de iyi potansiyele sahip.

Beyza Karamollaoğlu: Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları iş birliğinde nasıl hareket ediyorlar?

Ali Ercan Özgür: Biliyorsunuz ki Belediye Kanunun 76. maddesi, kent konseylerinin kurulması üzerine. Özellikle yerel yönetimlerin sivil toplumla ilişkilerini oluşturan şeylerden biri bu, katılımcılık mekanizmasını açması. Kanunun 77. maddesi, belediye faaliyetlerine gönüllü katılım. Bu Anglo Sakson ülkelerde çok kullanılır. Kooperatifler, vakıflar, dernekler; direkt belediyenin bazı yaptığı rolleri üstlenir. Hani bizde şey olur ya ihale usulü çöp toplama hizmeti verilir. Geri dönüşüm de bazen bir vakfa verilebiliyor. Mesela trafik ışıklarının temizlenmesi bir vakfa verilebilir. Yani belediyeleri, sivil toplum ile ilişkilerinde daha edilgen kılıp STK’leri güçlendirmek ve kalkındırmak üzerine olabilir. Örneğin belediye, bir sivil toplum merkezi kurabilir mekân olarak. İnogarı (İnovasyan ve Girişim Kuluçka Merkezi) bir STK merkezi olduğunu düşünün, belediyelerin biraz yenilikçi ve sivil toplumla ilişkisini kurgulaması gerekiyor.

Aliye Rabia Sönmez: Kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) alanında uzun yıllardır çalışıyorsunuz. Türkiye’de KSS’nin bileşenlerinden birini oluşturan topluma katkı çalışmaları, sizce ne şekilde ilerlemekte? Daha çok hangi büyüklükteki şirketler çalışanlarını bu alana yönlendiriyor?

Ali Ercan Özgür: Türkiye’de -Osmanlı’dan bugüne hatta daha eskiye dayandığında- bir vakfetme kültürü, hayırseverlik söz konusu. Bir kere bu işin kökeni hayırseverlik. Türkiye’de de yüzyıllara yakın bir birikim var, kültürel olarak, dini olarak bizim kodlarımızda var. Aslında biz çocukluktan itibaren bu alanda büyüyoruz. Türkiye’de bu büyük bir avantaj. Buna yönelik kurduğunuz şirketlerin de hayırseverlikle ilgili çalışmaları var. Ahilik kültüründen başka çalışmalara kadar bu, Türkiye’de gelişip serpilmiş bir alan. Şimdi bu hikâye, Anglo Sakson ülkelere gidip bize kurumsal sosyal sorumluluk olarak geri döndü. Tabii ki topluma katkı vermek artık bir insan kaynağı politikası. Çünkü artık özellikle yeni jenerasyon şirketiyle bir aidiyet kurmak istiyor, şirketiyle gurur duymak istiyor. Bunu yaparken de şirketinin topluma yaptığı katkı çalışmalar, kişi için önemli oluyor. O yüzden de şirketler bunu, bir insan kaynağı politikası olarak artık yapmak zorunda kalıyor.

İkincisi de bir rekabet unsuru. Büyük holdingler, bankalar, gsm operatörleri sürekli bir rekabet hâlinde. Bu alanlardan biri de sonuçta sosyal sorumluluk, topluma katkı çalışmaları. Bunun için de çalışan gönüllülüğü, kendi çalışanlarını entegre etmeleri, topluma kendi iş alanı ile ilgili çalışmaları yapmak önemli. Son 10 yılda bu durum çok gelişti. Birçok şirket artık bunun bir gereklilik olduğunun farkında. İş planlarında, iş stratejilerinde şirketler bunu artık bir fayda ve parçası olarak görüyor. İş modelleri, pazarlama stratejilerini buraya entegre etmeye başlıyorlar. Burada tabii kritik olan, bunu paydaşlarla yapmak ve iyi planlamak gerekiyor. Şirketin bir stratejisinin olması gerekiyor. Bunun gibi birçok farklı boyutları var. Tabii Türkiye’nin son 10 yılda bu yola girip bununla ilgili çalışmaları arttırması sevindirici.

Beyza Karamollaoğlu: Türkiye, globale entegre olma konusunda nerede duruyor? Yeterince teşvik ve program geliştirebiliyor muyuz? Teşvikleri etkili ve verimli buluyor musunuz?

Ali Ercan Özgür: Yasal mevzuat olarak iyiyiz. Yani kamu bence çok iyi kaynak da ayırıyor, bu çok kıymetli. Ama bunların kullanımı, verimliliği, içeriği ve kalitesi konusunda çok iyi olduğumuzu düşünmüyorum. Yani daha geleneksel sektörlerde bu iyidir belki ama bence katma değerli sektörlerde değil. Türkiye turizm cenneti diyoruz ama turizm ile ilgili tüm dünyayı kasıp kavuracak bir uygulama ve sonuç yok. Bunu yapabilir miyiz, yapabiliriz. Ama bunu stratejik odak olarak görüyor ve buna yönelik bir yatırım yapıyor muyuz, yapmıyoruz. Bir sıkıntı da bence çok bürokratik olmak. Bence biraz daha yenilikçi ve hızlı olmak gerekiyor. Gençlerde biraz böyle bakıyor. Maalesef ben biraz da inovasyon ve yenilikçi olarak bakıyorum. Bu durumu aşırı yasal çerçeveye koyunca bence girişimcileri çok da iyi anlayan sonuçlar çıkmıyor diye düşünüyorum. Bunların bence biraz geliştirilmesi lazım.

Türkiye dünya ile entegre mi, bence entegre. Daha da entegre olabilir. Ama entegre olmanın süreçleri, üreteceğiniz ürün ve yenilikçi olmanıza bağlı. Bizim yaptığımız çalışmalardan bir tanesi, İhtiyaç Haritası. İhtiyaç Haritasına, biz Türkiye’deniz diye bir önyargıyla yaklaşmadan bakmak gerekir. Çünkü ürünümüz kaliteli, yenilikçi ve dünyaya etki bırakan bir ürün. Biz bunda şu anda çok iyi bir potansiyele sahibiz. Ama biz bununla ilgili bir kamu kaynağı kullanmadık. Sağ olsun en büyük destek bize Kooperatifçilik Genel Müdürlüğünden geldi. Çünkü biz onu bir kooperatif olarak kurduk. Dünyada da bir platform, kooperatif örneği. Aslında bir sürü teşvikler, yatırımlar var ama o bürokrasi bizi o kadar yavaşlatıyor ki… Artık her şeyin çok hızlı olması gerekiyor. Entegre olmanın ön koşulu hızlı, etkili ürünler. Bence kamunun biraz bunu araştırıp Türkiye’de ne değerler var, bulup desteklemesi lazım.

Aliye Rabia Sönmez: Projelerin faaliyete geçebilmesi için alanında kalifiye iş gücü gerekliliği kaçınılmaz. Harika projeler üretiliyordur. Peki, projeleri hayata geçirmedeki aktifliğimizden bahsedebilir misiniz?

Ali Ercan Özgür: Bence Türkiye bir proje ülkesi oldu. Ben bunu da sağlıklı buluyorum. AB’de, Erasmus programları ve gençlik değişimleri ile ön planda. Bunu yapmasının sebebi şu, bazı projeler çöp hâline gelebilir, kötü yönetilebilir ama bunun deneyimlenmesi önemlidir. Küçük bir proje yaparsınız, orda hatalar olacaktır ama size bir proje kültürü kazandıracaktır. Bence Türkiye 81 ilde gençleri; kamuyla, sivil toplumla bir proje kültürüne eriştiriyor. Özel sektör zaten projeci ve verimlilik üzerine çalışan bir yapı. Tabii bu da ülkenin bu anlamdaki bilgi birikimini arttırıyor. Ama yenilikçi miyiz, fark yaratan şeyler yapıyor muyuz, onlar bende hâlâ soru işareti. Daha yenilikçi olmaya, daha yaratıcı olmaya, endüstriyel odaklı fikirler geliştirmeye, estetiği ön plana çıkaran çalışmalara ihtiyacımız var. Bundan dolayı daha çok proje geliştirmeliyiz.

Beyza Karamollaoğlu: Ülke olarak potansiyelimizi doğru ve randımanlı çalışan bir motor hâline getirmek için insan yetiştirme ve iş kurma kolaylığı olarak rekabet ettiğimiz ülkelerin neresindeyiz? Diğer ülkelerin bu alanda bizden iyi ya da eksik kaldıkları yanlar neler?

Ali Ercan Özgür: Birçok ülkeye göre avantajlı konumdayız. G-20 ülkelerindeniz, OECD kategorisindeyiz, öyle ya da böyle Avrupa Birliğine aday bir ülkeyiz. Gayri Safi Milli gelirimiz belli bir noktada. BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) gibi çok dinamik pazarları temsil ediyoruz. Meksika, Türkiye, Brezilya, Endonezya gibi. Bu dinamizm sönmüyor, sönmez Türkiye’de. Ama bunun için biraz ikinci nesil reformlara ihtiyacımız var. Bir bu eksiğimiz var. Bu eksiklikte kapital, finans vs. bunların daha tabana yayılması gerektiğini düşünüyorum. Bu, şu anda çok aşırı tabana yayılmıyor. Orada daha çok yenilikçi uygulamalara ihtiyacımız var. Ama umut verici kısmı, bizim bununla ilgili kaynağımız var mı, var. Üretiyor muyuz, üretiyoruz. Bu bizi güçlü kılıyor. Türkiye’de üretilen buzdolapları bugün Danimarka’da kullanılabiliyor. Biz bunları yapabiliyorsak iyiyiz. Ama bir eksiğimiz de bunları iyi paketleyip kendi markalarımızı çıkarmak. Kaç tane global Türkiye markası var, soru işareti. THY önemli, Mavi Jeans önemli. Ama uzun yıllar sürdü bu. Bizim çok daha hızlı kendi markalarımızı yaratıyor olmamız lazım. Bunları da katma değerli ürünlerden yapmamız lazım. Bugün dünyada marka değeri en yüksek 10 şirkete baktığımızda eskiden geleneksel sektörlerdi, savunma sanayi, uçak sanayi vs. fakat bugün, Apple, Google, Amazon. Evet, bazı sektörlerde yerli ve milli olmanız gerekiyor ama bazı sektörlerde de evrensel olmanız gerekiyor diye düşünüyorum.

Aliye Rabia Sönmez: Tüm bu dönüşümleri tek bir denklemde düşünelim; teknik gelişmeleri, teşvikleri ve üretim dinamiklerimizi, tüm bunları ekonomimizde çarpan olarak kullanabilmek için neler yapmamız gerekiyor? Düşünceleriniz çılgın projeleriniz nelerdir?

Ali Ercan Özgür: Çılgın projelerimiz hep var ama bence birçok konudan dolayı birçok ülkede sorunlar var. Türkiye’de mülteci sorunu var, başka ülkelerde de var. Avrupa’da kaynıyor, Afrika’da kaynıyor… Büyük bir insan hareketi var. Bir kere beyin göçü önemli bir meselemiz. Onun önüne geçmemiz gerekiyor. Onun önüne geçebilmemiz için de o süreçte bize katkı sağlayabilecek insan sermayesi gerekiyor. Çünkü sonuçta okuyan, üretebilecek potansiyelde insanımız bu topraktan çıkıyor. Bazen x bir şehirden hiç tahmin etmeyeceğimiz bir köy çocuğu en iyi üniversiteyi kazanabiliyor. Onları da burada tutabilecek, teşvik edecek mekanizmaları da devreye sokmamız lazım. Maalesef bu topraklarda bu hep vardı. Ama biraz durması gerekiyor. Başka ülkeler, bir şey ürettiğinizde sizi pamuklara sarıyorlar ve sizi gelip buluyorlar. Bizim biraz buna odaklanmamız gerekiyor. Çok yetenekli insanlarımız var, mühendislerimiz var, tıpçılarımız var, kendi arabamızı üretmeye çalışıyoruz, yapabilecek potansiyelimiz de var, kendi ilaçlarımızı üretiyoruz. Ama biraz daha yeni teknolojilerle barışmamız gerekiyor. Mesela Uber, yasak. Paypall, yasak. Az önce de söylediğim gibi, nerede yerli ve milli olacağız, nerede evrensel olacağız? Careem diye 3-4 yıl önce Dubai’de, Orta Doğu’da çıkan bir uygulama var, Uber gitti satın aldı. Bizde ise taksiciler protesto ediyor. Hâlbuki taksiciler bir araya gelip kendi Uber’ini kursaydı daha iyi olurdu. Çünkü buradaki mesele şu, taksilerin eski olması, konforlu olmaması, taksi şoförlerinin de belli bir meslek standardında iş yapmıyor olması. Aslında bakarsan Uber daha pahalı. Vatandaş ne için buna para veriyor, konforlu ulaşım için. Asıl soru şu vatandaş ne istiyor? Vatandaş İstanbul gibi trafiğin çok yoğun olduğu bir ortamda konforlu ulaşım istiyor. Mevcut taksiler bu konforu sağlıyor mu, hayır. O yüzden bunu daha fazla mümkün kılacak mekanizmayı üretmemiz lazım. Aslında un var, şeker var, tava var, fırın var helva yapamıyoruz. Aslında bizim tüm sorunumuzun bu olduğunu bilmeliyiz.

The following two tabs change content below.

Rabia Sönmez & Beyza Karamollaoğlu

Son Gönderiler: Rabia Sönmez & Beyza Karamollaoğlu (Tümünü Gör)

YORUM YAPILMADI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir